Diken dala, dal yaprağa, yaprak goncaya hayran! Dal dikensiz, yaprak dalsız, gonca yapraksız olmaz! Nefis can'a, can bedene, bedense ruha hayran! Can nefissiz, beden cansız, ruhsa bedensiz olmaz.!

beklenen gelir, bekleyen bulur


Bizler Müslümanlarız elhamdülillah, bizim ufkumuz elle çizilmiş sınırlara mahkûm edilemez. Yaratan ALLAH C.C a nihayetsiz hamd u senalar olsun ki bizleri, varlığını ALLAH IN dinine adamış bir milletin evlatları kıldı. Bizler sahte ideolojilerin, şeytani planların, ALLAH C.C un emrinin hilafına yapılmış, hazırlanmış nizamların esiri olmayı reddederek tarihin sahifelerine bin yıllık hakikati kazıyanlarız. Bizler ufka bakmayı sadece gidenler için değil, gelenler içinde bilip bekleyenleriz. 
Bizler Müslümanlarız, ahir zamanın müjdelenmişleriyiz bizler. Dünyada bugün olanlar, zannetmeyiniz ki İslam ülkelerinde olanlarla bitecek. Hayır! Asla öyle değil, bekleyiniz ve görünüz. Eğer bize bildirilenleri anlatmaya izin olsaydı dünyadaki bütün insanlar pişmanlık ve şaşkınlıklarından, Yusuf aleyhisselamı gördüklerinde parmaklarını doğrayan kadınlar gibi kendi kendilerini kesip doğrarlardı.
İslamboli
DAHA RESULULLAH S.A.V DOĞMADAN MEKKE VE MEDİNEYE GELEREK BİR PEYGAMBERİN ORADA DOĞACAĞINI KİTAPLARINDA BULUP BEKLEYEN YAHUDİ ÂLİMLERİ ŞİMDİ BAŞLARINA GELECEKLERDEN HABERSİZMİ SANIYORSUNUZ?
ONLAR KENDİLERİNCE BİR BEKLEYİŞİN KORKUSUNU YAŞARKEN BİZ İMAN SAHİPLERİ NEDEN HEYECANSIZ VE GÜÇSÜZ BİR HALDEYİZ?
İslamboli

Ni’mel Etrak

Hz. Ali ye sahabeden biri muharebe esnasında bu fitne içinde işin sonu ne olacak diye sorar.
O da, din kıyamete ka­dar bakidir der. Bir müddet başını önüne eğer öylece kal­ır, etrafındakiler
uyudu zanneder, sonra Hz.Ali başı­nı kaldırıp 3 defa Ni’mel Etrak, Ni’mel Etrak, Ni’mel Etrak, Güzel Türkler, Güzel Türkler, Güzel Türkler der. Sonra, Din Türkler elinde kalacak, Türkler ile yücelecek ve kıyamete kadar baki kalacak der.!

NASIL GÖRÜYORSUN?


 Herşey senin gördüğün gibi. Nasıl görüyorsan öyle, yani gülün sapına baktığında dikeni görürsün. Lakin gülü koklamayı arzuladığında hiç diken koklayanını görmedim.
  
Var mı?  Neden? 
Eğer gül koklamak istiyorsan, gülün dikeninden bahsetmeyeceksin.! İşte,mutluluk böyle bir şey. Kendinin mutsuz olduğunu iddia eden herkes dikenle meşgul oluyor da ondan!

Hâlbuki goncası olmayan diken olmaz! Kurur. Bir dalın üstündeki goncayı kopart, diken kurur. Dikene hayat veren goncasıdır. Kurur, Bitti, Demektir ki, hayatın dikenlerini görmekten vaz geçip, goncasını koklamayı becerebilirsek dikenler umurumuz da olmaz bizim!
Aklımızda böyle! Aklımızdaki dikenleri goncanın bereketine, hürmetine görmezden gelmeyi becerebilirsek nefsimiz bizimle mücadele etmekten vaz geçecek!
Hayat bir gonca haline gelecek o zaman! Hayatın tamamı koklanası bir gonca olacak! Allah senden razı, sen Allahtan razı olarak bir hayat yaşayacaksın o zaman!

“Bir ışığın çıktığı mecrada kuvvetine hükmedilemez”!
Yani ampulün ışığı ampulün içindeki olan değildir. O ışığın sirayet ettiği yerdir ampulün ışığı. Nereye kadar ulaşıyorsa kuvveti o kadardır ! Şimdi sen ampuldeki yoğunluğa bakıp ışık zannetme! Her ne kadar o ışık olsa da senin ampuldeki ışığı hesap edecek kabiliyetin yok ki..Güneşin ziyası gibi..Güneşin ziyası yakar. Ne kadar yaklaşırsan o kadar ısınırsın. Ne kadar ısınırsan o kadar yanarsın! O halde ihtiyacın olanı almayı bil! İhtiyacından fazlası senin değildir. Senin olmayan için verdiğin kavga ne zaman seni mutlu eder!! Etmez ve asla beceremez, başaramasın! Koca bir hiçtir elinde kalan sonra. 
Hakikat ihtiyacın olanla sınırlıdır. İnsanların mutsuzluk sebebi ihtiyacı olmadıkları şeyin peşinde koşmalarıdır. Ne kadar koşarsan koş senin olmayan şeyin peşinde, yakalasan dahi hemen terk edersin, o bırakır seni. O bırakmasa sen bırakırsın! Usanırsın. Mutsuz etmeye başlar bu kez. Hayatın garip çilesi. Varlığın dayanılmaz hafifliği.
Hayat bir sarmaşık gibi sarılır her tarafa. Alttan,kökten beslendiği müddetçe yeşil kalır. Üstüne ne kadar su dökersen dök asla o tazeliği koruyamasın. Ne ister, kökünden beslenmek ister. Şimdi insanlar bir parça bolluk bereket gördükleri zaman ucu da kök zannediyorlar.
Hâlbuki bir şey olduğu yok!Gelen rahmet köke değmedikçe kurumaya mahkûm.
Köklü olmak lazım! Kökten beslenir olmak lazım! Sokma akıl üç adım gider, Anadolu tabiriyle.. İşte hayatın hakikati böyle algılanırsa insan ferah eder. Gerisi yalan iş, boş iş, kişiyi bir yere taşımaz!

“Aşığa bir gül, hovardaya bir bahçe bülbül” 
..Biz gönül hovardasıyız. Hâlbuki âşık olana âşık-ı sadık olana bir tane gonca kâfidir, yeter! Nedir o? H.z.Peygamber efendimiz.O nun hayatı ve mubarek hadisleriyle bize öğretmek istedikleri,sahabesinin yaşantısı. Hadi dedik ki bizim gönlümüzün sahrası o kadar geniş değil, biz biraz daha dar yerde, biraz daha gücümüz yettiğince hareket edelim..
Bizim gönlümüze tercüman olacak, baktığımızda kendimizi bulacağımız bir ayna ile iktifa edelim.

Onu,kendimizi o aynada gördüğümüz zamanda, aynaya baktığımızda gördüğümüzden mutsuz oluyoruz, hâlbuki KENDİMİZDEN İBARET GÖRDÜĞÜMÜZ!
Aynada insan başkasını seyreder mi?
Aynaya baktığında başkasını mı görürsün? 
Yok! Peki, niye mutsuzun, o zaman gördüğünü düzelt!  Parlat! Cilala! Kalayla! Temizle gördüğün her çirkinliği, Baktığın zaman hiç bir şey yapamasan başını öne eğ “HAYÂ ET”! İşte kişiyi yücelten tevazu budur. Tevazuun hakikati de O!
Cenabı Hak bize nasip ettiği nimetlerden memnun razı olmasına rağmen ancak Cenabı Hak adına iktifa edebilmek..Emanetçi olduğunu asla unutmamak! Razı olmak! Sana verilenden şikâyet etmemek.
“BEYNİNLE AKLINLA ANLAMAYA ÇALIŞIRSAN YORULURSUN! KALBİNLE ANLAMAYA ÇALIŞ”! O zaman rahat edersin. Bir mesele kulaktan beyne giderken aslında kalbe iner.
KALP KABUL EDERSE BEYİN MÜTEALA EDER! Kalp kabul etmese beyin reddeder şikâyetçi olur rahatsız olur. Akıl dediğin şey sadece dış dürtülerle harekete geçen şeylerdir. Başlı başına faaliyet gösteren şey değildir akıl!
Kendi başına asla faaliyet göstermez. Mutlaka bir dış etkene ihtiyaç vardır. Değil mi?  Ya duyacak, ya görecek, ya koklayacak, ya tadacak, ya dokunacak! O aklı harekete geçirecek bir sebebe ihtiyaç var.
Bunların olmadığı bir ortamda aklın herhangi bir faaliyeti olur mu? İşte aklı doğru şekilde kullanabilmenin yolu duyu organlarını doğru şekilde hareket ettirebilmektir.!aklın tercihiyle kalbin arzusu tevafuk etmeli,beraber olmalı.
Gül koklarsan gül düşünürsün!
Tatlı yersen tatlı düşünürsün!
Hoş yere dokunursan hoş görürsün!
Güzel söylersen güzel düşünürsün!!
Bu kadar birbirinden ayrı ve keskin!

Akıl böyle acayip bir şey. Onun için bütün bunların dışında beş duyu organın ve aklın dışında bize hayatiyetimizi hissettiren tek şey kalbimizdir. 

Aklın mutlu olduğundan yürek hüzünlenebilir!
Aklın zevk aldığından yürek kederlenebilir!
Akıl cehaletle hareket eder!
Yürek, gönül kemaldedir!

Vesselam.

Salih İslamboli(İstanbuli)
Haya imandandır,neredeyse her müslüman bilir bunu ancak hayanın ne olduğu hakkında kimse gerçekleri söylemez ve herkesin kendince bir ölçüsü vardır. İyide iman herkese göre ayrı bir ölçü getirmezki! Peki nasıl olmalı ki imanın bir parçası olan haya hakkında insanlar yeterli bilgi sahibi olsunlar ve noksanlığında imanlarından bir parçanında noksan olduğunu anlayabilsinler. 
İşte akıl sahipleri için öl...çü iman ve hayanın beraber oluşudur.

Cebrâil aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirdi ve dedi ki: "Yâ Âdem! Allahü teâlâ hazretleri selâm eder, sana getirdiğim şu üç hediyenin birini kabûl etsin" dedi. "Âdem aleyhisselâm aklı kabûl eyledi. Cebrâil aleyhisselâm, îmân ile hayâya; "Siz gidin" deyince, îmân dedi ki: "Allahü teâlâ bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen de orada ol!" Ondan sonra hayâ da aynı şekilde, Allahü teâlâ tarafından emrolunduğunu beyân ederek, her ikisi de akıl ile berâber Âdem aleyhisselâmda kaldı. Allahü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla berâberdir. Aklı olmayanın ne hayâsı, ne de îmânı vardır. (Süleymân bin Cezâ)
 
Buradan da anlaşılacağı gibi haya akıl sahipleri için olmazsa olmazdır ve iman da ancak akıl sahipleri içindir.

''99'' Esma i Şerif

İnsanlık alemine CENABI HAK'KIN c.c en büyük lutfu esma i ilahisinden haberdar etmesi ve bu esma i ilahi ile zatına ait bir kısım yakini kullarına açmasıdır. İlim dediğimiz şey var olanın izah ve ifadesi yanında yine o var olanları RABBİMİZİN izin verdiği kadar mevcud teknoloji ve bilim ile çeşitli hallerde kullanmaktan ibarettir.Dikkat edilecek olursa CENABI MEVLAMIZ c.c kuranı kerimde adem a.s a ...eşyanın isimlerini öğrettiğini bildiriyor. 

Eşyanın isimleri !! Yani bir şey isimlendirilmedikçe hakikatine dair aklın hareket ve tasarrufu imkansızdır. İşte bugün bilim ve teknoloji denilen dipsiz kuyuda ilim adamları ne elde ederlerse etsinler söyleyebilecekleri şey ancak şunu bulduk, şunu tesbit ettik vs gibi söylemlerle ancak var olanı kendilerince isimlendirerek bulduklarını söyliyebiliyorlar. Halbuki YARATAN RABBİMİZ ALLAH C.C zatından gayri her ne var ise insanlık alemine asla gizli kalmayacak şekilde isimlendirerek Adem a.s bildirdiğini, öğrettiğini bize izzet ve azametle mubarek Kur'an ı Keriminde bildiriyor. 
İşte bugün gelinen noktada ilim adamlarının geçmiş asırda düştükleri ateizm,materyalizim batağından kurtulup bir an önce yüce kitabımızın bizlere sunduğu bu ilim deryasına yönelerek insanlık alemine hizmet ve hikmete dair olan şeyleri tesbit etme zamanı gelmiştir.
''99'' esma i şerif, RABBİMİZİN insanlık idrakine açtığı ilim kapısıdır. Her bir esma nın ilim adamlarınca hem kelami manada hemde kudret manasında incelenerek ilmin sınırlarını aşması imkanı vardır, zira Adem'e a.s öğretilen kuran ifadesiyle herşeyin ismi dir ve bir şeyin ismi biliniyorsa artık tanımlanmış demektir ki tanımlanan bir şeyin ilmi manada izahı mümkün hale gelmiş demektir.
İşte Sultanımızın bize bildirdiği kudretullah kapısını açacak olan ilmin bu hakikatidir ki hazırlıklı olalım ve gelecek günlerin acaibat ve garaibatı bizlerin iman yakinimizi artıracak bir hale gelecektir inşallah.
belki bu yazdıklarım erbabınca anlaşılan bir kapıdır, dileyen kardeşlerim bu konuda gönüllerinin genişliğince ve akıllarının idrakince farklı kapılar açılmasına vesile olur
vesselam.


İslamboli

CENABI HAKKIN YARATMASI KULLARININ İHTİYACINA BİNAEN DİR.

CENABI HAKKIN YARATMASI KULLARININ İHTİYACINA BİNAEN DİR.
Yani burdan anlaşılması gereken en önemli mesele, ALLAH AZZE VE CELLE HZ.her yarattığını kulları için yaratır.Bu sırrı bilmektir asıl olan,bu sırrı bilerek kulluğun manasını idrak edebilmektir.

Neden, nasıl, niye, ne zaman vs gibi soruların tamamı insan aklının acziyetinin eseridir.O akıl, ALLAH SUBHANEHU VE TEALA'NIN bu sorulara muhatab olmadığ...ını anladığı an kulluğun ne şekilde olmasını anlıyabilir.
Varlık her an ve halde RABBİNE muhtac dır,o nun yaratmasına ve ihsanına muhtac dır,bu ihtiyacını giderebilmesinin tek yolu ise YARADAN RABBİNE ilticadır. 
Aklın meydana getirdiği her eser ancak RABBİN dilemesiyle olur. İşte varlığa ait her sorunun dayanacağı son nokta insanoğlunun ihtiyacıdır, yani bütün soruları sorsanız ve her biri için cevaplar arasanız asla tükenmez ve tekrar eden sorularla karşı karşıya gelirsiniz.halbuki ALLAH c.c ın yaratma kudretinde zatına ait bir şey yoktur,o nun yaratma kudreti yarattıklarıyla ilgilidir,bizler o na olan ihtiyacımızı asla nefsimizle ilişkilendirmeksizin bütün görebilmeliyiz ki Cenabı Hakkın yaratma kudretinin tecellisine mazhar olabilelim.
Var etti ! ve sonra varlığından haberdar etti, sonrasında ise bizlere nasıl olmamız ve olmamamız hakkında bilgi verecek Resuller, Nebiler tayin etti, o Resul ve Nebileri doğrulayan semavi haberleride içerisinde tutan kitaplar ihsan etti. Kullarının dilek ve dua larına zatını muhatap kıldı ve sizler isteyin ben sizin için yaratayım diyerek müjdeledi.
İşte bu yaradış ve kabul ALLAH C.C ın kullarına en büyük rahmetidir.
vesselam.
 
İslamboli

NİYET! İSTİKAMET! GAYRET!

Bir köle düşünün ki sahibinin hilafında laf konuşsun. Ondan ayrı yol gitsin, efendisinden ayrı söz danışsın. Bu mümkün değildir, Çünkü boynunda halkası olan zincirin çektiği yere gider.

Bizim kendi nefsimizin haysiyetine kalacak olsak haysiyetsizlikten öteye gitmez. Allah bizim yardımcımız olsun! Zannetmeyiniz ki nefsimiz, insan kisvesi giymeylen insan sıfatına nail olur. Eşeği altın semerde olsa neticede adı eşektir, altın semerli eşek derler en fazla..

Bizim ahlakımız ademiyet ahlakı olmadıkça insaniyet ahlakıyla ahlaklanmadıkça nefsimizde var olan hayvani sıfatı kendimize hal edinip geziyoruz. Onun içinde Cenab-ı Hak, işimizi kolay eylesin. Çok zordur. Bir insan kabul etmez kolay kolay, bir Adem’e desen sen maymun ahlaklısın sen domuz ahlaklısın (haşa minel huzur)..deseniz çok zoruna gider insanın.
Hâlbuki bilmez ki onun nefsaniyetinin bulunduğu makam o makamdır! Asıl olan o makamın tecelli edip, soyunup insaniyet makamına ulaşabilmektir ki Ehl-i Tarikin gayesi kendine tabi olanları, nefsinin hayvan vasfından soyundurup insan vasfını giyindirmektir. Zor mesele.
Kişinin önce kendini kabullenmesi sonra nefsini kabullenmesi sonrada kendisini terbiye edecek olanı kabullenmesi terbiye edecek olanın terbiye metotlarını kabullenmesi yani zor iştir. Her ne kadar o terbiye edicinin kudreti, iktidarı kifayet etse de, terbiye olunacak olan nefsin mücadelesinde o nefis sahibinin de “GAYRETİ” gerekir! Bu boya küpü değil ki içine sokup çıkartasınız istediğiniz rengi alsın! O böyle değil, eğer ömür bir günlük olsaydı olurdu, mümkündü! Yani ömrü 24saat deseydiniz eğer..olurdu.

Her gün değil mi ki uyuyup, uyanıp yeni bir dünyaya göz açıyoruz, her kurulan yeni dünyada yeni bir kimlikle karşılaşıyoruz. Zannetme dün ki sensin! Dün ki başkaydı. Cenabı Hak her an ayrı bir yaratıştadır. Dolayısıyla yarattığı kulları, Cenabı hakkın yaratış kuvvetine göre her doğan günde ayrı bir hüviyet kazanır! Peki, muhataplar kazanırda karşı muhataplar kazanmaz mı? Onlarda kazanır! Her şey, Cenabı Hakkın zatından başka her şey, değişmeye mecburdur!

“Değişmeyen tek hakikat Allah C.C (h.z)dir.”

Onun için her doğan güneşte, her gelen sabahta yeni bir dünyanın yeni bir varoluşun hakikatini bulmanın gayretiyle yaşamalı insanlar! Her gözünü uykudan açtığında yeniden yaratılmanın şevkiyle yaşamalı insanlar. Senin gözünü açıp da uyanmana müsaade eden kudret senin değişmeni istediği için uyanmana müsaade ediyor. Ben buradan çarşıya gideceğim diye niyetlenen insanın niyeti adamı çarşıya götürmez. Adamı çarşıya götüren adımlarıdır! Adım atmadıkça ilerlemedikçe yakin sağlanmaz, niyet halistir lakin kişiyi sabit tutar! Gayret gerektirir.

“Ameller niyetlere göredir”
Evet, ameller niyete göredir. Senin bir amelin yok ki! Yani adamın bir niyeti vardır, ben buradan kalkayım o topluluğu dağıtayım maksadıyla gelir, Ameli niyetine göre mutabık olmalı ki onun buradaki halini doğru anlayabilesiniz. Adam kötü niyetle yola çıkarda buradaki nezaheti görüp pişman olup tekrar niyetlenirse pişmanlık duyarsa buradaki ameli tekrar niyetine göre hal kazanır. Onun için her insanın her yeni yaratılışında (la teşbih vela tenzih) güneşin her yeni doğuşunda, kendine yeni bir dünya kurma gayretidir.
Öyle bir dünya ki, nasıl olmasını istiyorsan öyle. Çok kolay, basit, açık.

“NASIL OLMASINI İSTİYORSAN KUR DÜNYANI AMA DÜNYANI HAYALLER ÜZERİNE KURMA”!
Hakikatler üzerine kur ki mutlu olasın!

Hayaller üzerine bina yapanın binası çabuk yıkılır. Hakikatin üzerine bina yapanın binasına asla bir şey olmaz! Onun için her birimiz, kendi varlığımızın hakikatine ulaşıp bu hakikatin üzerine dünyamızı kurmamız gerekir ki bizi ahrete taşısın. Ama biz akşamdan sabaha, öyle olmaz hayaller içinde yaşıyoruz ki, yaşadığımız hayalleri hakikat zannedip olmayan şeylerin peşinden koşuyoruz. Zümrüdü Anka dedikleri şey, hayal dünyasında var olandır. Zira hakikat dünyasının Zümrüd-ü Ankaya ihtiyacı yok! Zümrüd-ü Ankadan kasıt, Kaf dağına çıkmaksa eğer, Kaf dağını biliyorsan sen önce bir yürü bakalım.
“KAF DAĞININ HAKİKATİ BİLİNMEDEN ZÜMRÜD-Ü ANKA ARANMAZ”!

Akıl üç şeyle sınırlıdır.
1- Bilgi
2- Göz(gözün gördüğü)
3- Hayal
Bilgi ve şahitlikle bağdaşamayan hayat kişiyi hüsrana taşır. Çünkü bizler imkânlar dünyasında, mümkinat dünyasında yaşıyoruz. Bu mümkün dünyasında kişi mevcudiyeti ile ve idraki ile kendi sınırlarını kendisi çiziyor. Cenab-ı Hakkın yaratma kudretinde asla sınır olamaz!
Lakin bizler onun yaratmak kudretini bilerek dua kapısına gelmeliyiz ki talebimiz karşılık bulsun.!
Bu da ancak yakinle sağlanır, yakin olmakla mümkün, imkân dünyasında sınırları aşabilmeniz ancak kendi gayretinizin ve imanınızın âli oluşuna, yüksek oluşuna bağlıdır. Bunu sağlamak tek bir şekilde mümkündür, oda cenabı Hakka kulluğun izharı ile beraber. Kulluğun “izhar”ı ile beraber, kulluğun “ifa”sı gerekir.
Kişinin kendini Allahın kulluğuna bağlaması, hasretmesi, Cenabı Hak ile arasında ki perdeleri aşmasına ve o yakini sağlamasına vesile olur. Orada tanış olunan, bilinen, görünen öylesi makamlar, mekânlar, haller vardır ki kişinin şahsi gücü kifayet etmediği yerde, elinden tutup çekip götürmeye iktidar sahipleri vardır. Ama mesele o mecraya girmekten geçiyor, yani buradan Üsküdar yoluna doğru giderken ben Şile ye gidiyorum diyen Ahmaktır! Olmaz! Vakit kaybeder gittiğini zannettiği miktarda uzaklaşır.
O halde birinci vazife istikamet tutmaktır.!
Yani namazın birinci rükûnu gibi. Nedir birinci rükûn? İstikbal-i Kıble.
Abdest her ne kadar namaz kılmak için mecburi ise de, Namazın birinci Rüknü değildir. 1.Rüknû; İstikbal-i Kıble! İle beraber yapılan “niyet”.
Niyet olmaksızın yani ne yaptığından haberi olmaksızın kıble istikametine dönmek bir şey ifade etmez. “KİŞİNİN YAPTIĞINDAN HABERDAR OLMASI GEREKİR”! İşte bu halin üzerine bina edilen kulluk ve gayret kişiyi yakine kavuşturur. ALLAH YA DAİM! 
YA GALİBEN GAYRE MAĞLUB, YA MU’İNEL ACİZİYN.